YAZARLAR

İki elin sesi var!

Trabzon bana göre sadece bir maç kazanmadı. Güçlü futbol oynayabileceğini, rakibe eskisi gibi korku salabileceğini ve birlikten güç doğduğunu anladı. Takım oyununun, yardımlaşmanın, topu ayağında asla bencilce saklamamanın meyvesini aldı Trabzon.

Senelerdir, sebebi bile uzun tartışmalara sebep olan Trabzonspor-Fenerbahçe arasındaki gerginlik malumunuz. Fakat Ali Koç’un stada geleceğini açıklaması ve Trabzon tarafının da yerinin tabii ki hazır olduğunu söylemesiyle maça olumlu bir havada başlandı.

Uzun bir zaman sonra karşılaştığımız diğer durum ise, Fenerbahçe’nin böylesine aciz durumda, Trabzon’un ise o kadar kendinden emin ve ezici bir üstünlüğe sahip olmasıydı. Genelde tersinin yaşandığını izlerdik.

İlk yarıda Trabzon'un kaleye kaç kere indiğini, ancak istatistikçilerin hesap edebileceğini söylesek abartmış olmayız. Nitekim devre arasındaki tabloya göre, Trabzon’un 12 şutuna karşılık Fenerbahçe’nin 2 şutu vardı ki bu çok ciddi bir üstünlüğü sergiliyordu.

Ev sahibinin kazandığı penaltıyı, son 21 penaltının 9’unu kurtarmak gibi müthiş bir istatistik yakalayan Harun’un çıkarması, oyunun akışı değişir mi diye düşündürdü. Ancak bu şahane kurtarışın bile ateşleyemediği Fenerbahçe karşısında, Trabzon’un iyi paslarla kaleye inişleri ve Yusuf Yazıcı’nın uzaktan toplarla kaleyi yoklamasıyla oyunun psikolojik üstünlüğü iyice ev sahibine geçti. Öyle ki, Fenerbahçe her çıkışında rakip kaleye 30-40 metre mesafelerde top kaybediyor, ataklar başlamadan sonlanıyor ve Trabzon’un etkili hücumlarına dönüyordu.

“Eyvah penaltıyı da kaçırdık, daha kazanamayız maçı” hissiyatının zerre olmadığı bir kendine güveni vardı Trabzon’un. Çünkü orta sahadaki hemen her topu kazanmaları, yüksek isabetli pas trafiği, sayısız şans yakalamasını sağlamıştı.

İkinci yarının başında Valbuena’nın serbest vuruşunun direğin dibinden dışarı çıkması belki maçın kırılma noktasıydı. Hemen ardından gelen Trabzon’un hücumunda cephe kanat arasındaki doğru ve etkili paslaşmalar sonucundaki güzel ortaya Novak’ın vurduğu kafa eşitliği bozdu. 

Yine orta alanda kazandığı toplarda, hızlı hücumda az adamla yakaladığı Fenerbahçe kalesine çok müsait pozisyonların ikram eder gibi kaçırılması, ev sahibinin skor açısından rahatlamasına engel oldu. Ancak Trabzon, gönderdiği 26’ıncı şutunda(!) Sosa usta işi bir vuruşla Harun’un uzanamayacağı köşeye topu gönderdi. 2-0.

Artık tam rahatlanacak derken Fenerbahçe organize bir atakla bulduğu golle farkı bire indirdi. Son dakikalardaki hücumlar ve direkten dönen toplar, “Bu güzel oyuna yazık olacak” korkusunu son ana kadar yaşattı. Son 10 dakikayı stres altında bitirmesi, Trabzon’un bunları yaşamamak için belki de tek eksiğini haykırıyordu: “Son vuruş, son vuruş, son vuruş!”

Trabzon bana göre sadece bir maç kazanmadı. Güçlü futbol oynayabileceğini, rakibe eskisi gibi korku salabileceğini ve birlikten güç doğduğunu anladı. Takım oyununun, yardımlaşmanın, topu ayağında asla bencilce saklamamanın meyvesini aldı Trabzon. "Bu takım mı 5 tane yedi geçen hafta?" dedirtirken, o skorun şokunu da üstünden attı, iki as oyuncusunun belki de geri dönüşü olmayacak şekilde takımdan uzaklaştırılmasının olumsuz etkilerini de absorbe etti. Özellikle Burak’ın kadro dışı bırakılmasının takıma olumlu yansıdığı çok açık ve net! Lakayt biçimde savunmanın arkasına lütfen yürüyerek geçen, göz göre göre defalarca ofsaytta kalıp yine de azıcık hareketlenmekten imtina eden, "top gelsin de vurursak bakarız gol olur mu,” diye davranan tek bir adamın üzerine kurulan sistemden vazgeçildiği görülüyor. Yani sonuç, klişe olsa da gerçek bir ifadeye gelip dayanıyor: “Hiçbir futbolcu kulüpten büyük değildir.” Bu güzel oyunu sürdürürse, Trabzon’un üst sıralara oynaması hiç de zor değildir.

Yorumlar