İstanbul ittifakı kazandı

İstanbul’un gündemi malum: Bir türlü sonlandırılmayan seçim ve kimin kazandığının ısrarla açıklanmaması… 

Hakan Aytaç hakanaytac61@gmail.com

Sporla siyaset elbette birbirinden ayrı tutulmalıdır. Ancak toplumsal konuların er veya geç tribünlere yansıyacağını söyleyebiliriz.Örneklerini de çokça görmüşüzdür. Yansıdığı zaman ise artık önünde duramamaya başlarsınız. Çünkü tribün coşku, dayanışma, heyecan demektir. Toplumdaki heyecan tribünlere geçmişse de büyür, bir volkan olur. 

Kaynağı belirsiz Başakşehir’in, bir anda ülkenin en önemli kulübü yapılmaya çalışıldığını birkaç sezondur  hep beraber izliyoruz. Taraftarı olmayan, maçlarına bir avuç izleyicinin ancak gittiği ama buna rağmen en pahalı transferleri yapan, devletin doğrudan desteğini açıkladığı ve hakemlerin aleyhlerine karar vermekten adeta korktukları, halkın vergilerinden yaratılan devasa kaynakların su gibi kulübe aktığı Başakşehir, vicdanları epey rahatsız etmişti.

İstanbul’un seçilmiş Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Başakşehir’in bu haksız desteğine göndermede bulunmuş ve makasla keser gibi keseceklerini açıklamıştı:

“Bir spor kulübü kurup bu benim kulübüm demeyeceğim. Ben var olan spor kulüplerine hizmet edeceğim. İstanbul’da yüzlerce, binlerce amatör kulüp zaten var. Hepsi benim kulübüm. İstanbul’un markaları var. Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş gibi… Bir sermayenin birilerine aktarıldığı sistemi asla onaylamıyorum. Benim için önemli olan pırıl pırılçocuklarımızın  futbolcu, voleybolcu, basketbolcu olmasıdır.”

Aslında İmamoğlu’nunki, hayatımızın her alanında yaratılan haksız, hukuksuz, adaletsiz ortamın karşısında olmaktı. Ve Ekrem İmamoğlu, ligin belki de düğümünün çözüleceği veya hesapların iyice karışacağı bu hafta, önce Beşiktaş-Başakşehirmaçına, ardından dünya derbisi Fenerbahçe-Galatasaray karşılaşmasına katılma kararı aldı. Bu aslında futbolseverler nezdinde, sadece İstanbul değil, tüm ülke halkına da verilen önemli bir mesajdı: Haksız rekabete karşı adalet. Sporda ve hayatın her alanında!

İmamoğlu maçları izlemeye gideceğini açıklayınca, buna şiddetle itiraz edenler de hemen ortaya çıktı. Kocasının aksine “futboldan hiç anlamadığını ama tüm ülke gündeminin başköşesine oturan derbiyi bildiğini” söyleyen Nagehan Alçı köşesinde, bu maça gitmemesi konusunda kendisini çok açık şekilde uyardığını yazmıştı. Nedenmiş canım! İstanbul’un seçilmiş belediye başkanı olarak elbette ki en başta o gidecek. Esas, seçim sonuçlarının halka duyurulması saatlerce engellenirken, çıkıp “Biz kazandık” diyenler maça rahatça gidebilir mi, siz onu düşünün! Alçı yazısında, maçın oynanacağı Kadıköy’ün zaten CHP’nin kalesi olduğunu, 60 bin kişinin kendisinin İstanbul’un başkanı olduğunu haykıracağını, çok büyük bir gövde gösterisi yapacağını, ideolojik sloganlarla tribünlerin inleyeceğini ama bunun kendisinin aleyhine olacağını çünkü toplumun iyice gerileceğini savunmuştu. Evet  sokaklar ve tribünler gerçekten de inledi orada haklı. Fakat hanımefendi gerçekten de toplumun selametini mi ister diye diye düşününce akla ister istemez geçmişte ettiği laflar geliyor:

“25 yaşındaki gencecik bir hanım, sırf başörtüsü taktığı için, sokakta yüzlerce kişiden oluşan vandal grubun ortasında kaldı. 6 aylık bebeğiyle bir kadın sırf başörtüsü takıyor diye inanılmaz hakaretlere uğradı. Onu bırakın bayılmış, üzerine çok affedersiniz burada söylemek istemiyorum çok kötü şeyler yapıldı. ‘İdrar kokusuyla kendime geldim ve bebeğimi aradım’ diyor. Bebeği sütten kesilmiş. Bunlar çok kötü şeyler.” 

Evet, malum Gezi Parkı sürecinde toplumda oluşan protesto iklimini kırmak için uydurulan Kabataş yalanı. Kendi gözleriyle gördüklerini, duyduklarını bile söyleyen bu insanlar, toplumu kin ve düşmanlığa sevk etmekten ne yargılandılar ne de özür dilediler. Ama Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray taraftarları, formalarıyla yan yana durmuş toplumun meselesine sessiz kalmamışlardı. Peki acaba, hen üz resmi olarak ilan edilmese de seçilmiş bir belediye başkanının şehrin en önemli futbol müsabakasına gitmesinden gerçekten neden rahatsız olmuş olabilirler? Aslında onlar, halkın birbirine düşmesinden falan çekiniyor değiller. Tribünlere yansıyan ve iyice büyüyen bir ateşi en başından söndürmeye çalışıyorlar. Yani “halkın coşkun akan selini”durduramayacaklarından korkuyorlar. 

Futboldan anlamayabilirler ama tribündeki coşku büyüdüğünde,  artık o coşkunun iyice artacağını ve giderek artan sempatiyi duramayacaklarını iyi biliyorlar. Beşiktaş maçında gösterilen sevgi seli, “İmamoğluna mazbatayı ver!” tezahüratları, derbi maçı öncesi Bağdat Caddesi’ndeki müthiş ilgi, ayrıca bırakın İstanbul’u, Hopa, Antalya ve ülkenin çeşitli şehirlerindeki tribünlerinde de benzer manzaraları görmemiz bu yargıyı adeta kanıtlar nitelikte.

Ezeli rekabet günümüze kadar bazen çirkin olaylara, olumsuz atışmalara da neden olmuştur. Fakat mesele futbolunun iyice suyunun çıkarılması, sebepsiz kahramanlar, çöpe atılan trilyonlar haline gelmişse, ezeli rekabet ebedi dostluğa dönüşür, yeri gelir lige de futbola da sahip çıkar.


Bir Trabzonspor taraftarı ve eski bir kulüp yöneticisi olan Ekrem İmamoğlu’nun, İstanbul takımlarına sahip çıkacaklarını söyleyerek, belediyenin kaynaklarını sünger gibi çeken Başakşehir’in karşısında oluşturduğu bu tablo, sürekli verdiği mesajlarda olduğu gibi, aslında ülke futbolunda da toplumda da birleştiriciliğin, dostluğun, kardeşliğin, barışmanın çağrısıydı.

Galatasaray’ın şampiyonluk yolunda, Fenerbahçe’nin küme düşme potasında uzaklaşması ve tarihinin en kötü sezonunda derbi galibiyetiyle bir moral bulma hedefiyle galibiyet parolasıyla çıktığı maç, iki tarafı da pek yaramayacak şekilde 1-1 berabere bitti. Hoş bu ittifakın, maçın skoruna bile isteye yansıtılacağını beklemiyorduk elbette. Ancak toplumu dizayneden, dünkü politikalarında neden öyle yaptıkları, bugünkü politikalarında neden böyle yaptıkları belli olmayanların açıklamalarını da görmüştük. Devlet Bahçeli, Beşiktaş-Fenerbahçe maçı öncesi: “Berabere kalmalarını tavsiye ederim. Beşiktaş yenilirse ayıp olur, yenerse Fenerbahçe farklı düşünmeye başlar. Fenerbahçe diz çöktü, şuna bir de biz vuralım yaklaşımı Beşiktaş’a yakışmaz” şeklinde konuşmuş, açık şike anlamına gelebilecek bir teklif yapmıştı. Peki, maçın neticesine göre ligde küme düşme potasındaki diğer takımlar ne olacak, o oyuncuların, yöneticilerin yıl boyu verdikleri emek, taraftarları ne olacak diye düşünen yoktu tabii ki!


İşte güçlüden yana işleyen, gerisini asla önemsemeyen bu düzenin, sporda da hayatın geri kalanında da artık sonlanacağı bir döneme doğru gidiyor gibiyiz. “İstanbul ittifakı” sahada da kazandı ve tribünlerde de bunun beklentisini görmeye başladıysak eğer yanılıyor olamayız.